Çanakkale Savaşı’nı anlamak demek aslında o dönemi ve dönemin tarihini de bilmek demektir. Kaçımız Çanakkale hakkında bilgi sahibiyiz acaba? Diye soracak olursak sayı tahmin edilenin altında kalacaktır çünkü tarih var olan sıkıcı duruşundan mütevellit eğlenceli okuma alanları içerisinde yer almamaktadır. Türkiye okuma oranları bakımından zaten sıralamalarda sonu çekerken bir de bunu tarih okuması başlığı altında incelersek çok daha vahim verilere ulaşmış oluruz.
Çanakkale Savaşı denilince akla ilk gelen “kahramanlık” kelimesidir ve kesinlikle doğru bir kelimedir ve bunun kanıtı;

Şehit Sayısı: 59.408
Hastane Kayıpları: 21.000
Kayıp ve Esirler: 11.000
Hasta veya Savaş Dışı Kalanlar: 64.000
Yaralılar: 97.000
TOPLAM: 252.408 kişidir.

Toplumsal algıda tarihsel bilinç hiç şüphesizdir ki önemli bir yer tutmaktadır ve toplumlar tarihlerindeki kahramanlıkları alt nesline geçirmekle mükelleftir fakat bunu yaparken bazen haddinden fazla ileri gidilmekte bu da gerçek olan tarihe zarar vermektedir ve bunun kanıtı;

Birkaç yıl önce ortaya çıkan bir fotoğraf çoğumuzun hafızalarına kazınmış haldedir. İki hurdacı çocuğun fotoğrafı Çanakkale Savaşları’na addedilmiş, oysa 1938 yılında çekilen bu fotoğrafın savaşla hiçbir ilgisi olmamıştır. Birileri toplumun tarih bilgi noksanlığını kullandı demek sanıyoruz ki konuya abartılı bir yaklaşım olmayacaktır.

Toplumsal bilinç unsurları arasında savaşların yeri her daim çok özel olmuş ve olacaktır. Konuya Yakın tarihimiz üzerinden yaklaşacak olursak Çanakkale Savaşları’nın ayrıt edici olduğu konusunda hem fikir olacağızdır.  Nedenlerine gelince;

Minicik bir kara parçası üzerinde büyük devletler gövde gösterisi yapmaya kalkmış olmasıdır fakat başarılı olamamışlardır. Bu noktada farkı yaratan nedir? Sorusunu sormak gerekmektedir. Bu savaşta büyük üstünlük sahibi olan karşı tarafın başarılı olamayışının altında yatan iki büyük neden vardır. Bunlardan birincisi tepeler ikincisi ise su kaynaklarıdır. 

Gelibolu yarımadasına gelen birinin ilk göreceği;

“DUR YOLCU!
Bilmeden Gelip Bastığın Bu Toprak,
Bir Devrin Battığı Yerdir” yazısıdır.

Bu dizeler o kadar gerçek ve o kadar doğrudur ki. Ve yaratmaya çalıştığı şey farkındalıktır çünkü şiirde de denildiği gibi Çanakkale bir devrin battığı yerdir. Çünkü o zamana dek dünya İngiltere hegemonyasında iken patlayan Birinci Dünya Savaşı ile birlikte gerileme dönemini yaşayan Osmanlı İmparatorluğu Trablusgarp, Balkan harplerinin henüz yaralarını saramamışken bir anda kendini savaşın içinde buluvermiştir. İlk açılan Kafkas Cephesi-Sarıkamış Felaketi ardından Kanal Cephesi ve büyük hezeyanla düşman İstanbul için Çanakkale’ye doğru adım adım gelme hazırlıklarına başlamıştır. Tüm bunlar olurken Osmanlı seferberlik ilan etmiş Çanakkale’yi güçlendirme çalışmalarına başlamıştır.

18 Mart günü yapılan Deniz Savaşı öncesi 3 Kasım’dan itibaren Çanakkale Boğazı defalarca bombalanmış, Kasabalar da dâhil olmak üzere Gelibolu yarımadası harap edilmiştir. Mart ayı olduğunda tüm deniz gücüyle itilaf devletleri Çanakkale Boğazı’na gelmişlerdir.

Seyit onbaşı, onlarca ağırlıktaki top mermisini sırtlandığı vakit, bilmekte idi, omuzlarında milletinin kaderini taşımakta olduğunu tıpkı Komutanı sorduğunda gözlerinin nesi olduğunu, o gözler göreceğini gördü Paşam diyen nefer gibi. Nusret döşediğinde yirmi altı mayını, savaşın da yazgısını bırakmakta idi Erenköy koyunun derinliklerine de 18 Mart akşamı, Yenilmez Armada’ya yenilginin nasıl bir duygu olduğunu anlatmak konusunda en etkili araç olacaktı. Yapıldıkları toprakları kurtaran bir savaşçı edasıyla on gün sabırla bekledikten sonra patlayan mayınlar, bataryalardan gelen etkili atışlarla birleştiğinde zaferi Türklere bahşedecekti. Kesilen telefon hatları, yerle bir edilen bataryalar, patlayan cephanelikler, yaklaşmakta olan gemiler, her dakika susan bataryalar, rüzgârın aleyhte hareket etmesiyle işi imkânsızlaşan gözcüler, ya kızıp ya da toprak altında kaldığı için ateşlemeyen toplar, gitgide atış yüzdesini kaybeden Tabyalar, akşam saatleri olduğunda kötü birer anıdan ibaret olarak kalmışlardı. Göğsünü siper eden neferler, birer kahraman olarak doğduklarını tüm dünyaya haykırmış, en zor olanı başarmışlardı. Her biri için hayatlarının belki de en uzun günü nihayetlendiğinde, geride yerle bir olan mevziler kalmış, sabaha dek süren çalışmalarla nispeten de olsa savunma hattı güçlendirilmişti. Tüm bu olumsuzluklara rağmen yürekler rahattı çünkü tüm dünyaya,

ÇANAKKALE GEÇİLMEZ DEDİRTMİŞLERDİ.

 

 

Yorum Bırakın